“Pasaport Yeşil, Akıl Kırmızı: Turizmcinin Kuyruğu, Sistemin Aynası”
Yazının Giriş Tarihi: 21.01.2026 00:44
Yazının Güncellenme Tarihi: 21.01.2026 00:46
Türkiye’de yeşil pasaport meselesi, artık bir idari tercih değil, yapısal bir çelişki olarak karşımızda duruyor. Hukuk tekniğiyle değil, sağduyuyla bakınca bile tablo tuhaf.
Türk barolarına kayıtlı olan Avukatların yurtdışında resmi bir yetkisi yok; buna rağmen yeşil pasaportları var,
(Her ülkenin kendi hukuk sistemi ve baro kabul kriterleri olduğundan, mezunların öncelikle hedefledikleri ülkede hukuk diplomasının denkliğini alması gerekebilir.)Peki bu ayrıcalığın nedeni neydi? Bu ayrıcalık diğer meslek guruplarının ( özellikle uluslararası alanda faaliyet gösteren ) haklı taleplerine emsal olmayacak mı? Buna karşılık “bacasız sanayi” diye övündüğümüz turizmi sahada ayakta tutan, fiilen yurtiçi ve yurtdışı arasında insan, para ve itibar taşıyan turizm seyahat acenteleri bu haktan neden mahrum bırakılıyor?
Sektör temsilcileri başta olmak üzere paydaşlar neden bu konuda sessiz?
Bu bir statü hatası değil, vizyon eksikliği.
Turizm acenteleri dosya taşımaz; ülke taşır. Charter uçuş organize eder, kongre turizmi getirir, Anadolu’ya döviz sokar, kriz zamanında bile Türkiye markasını ayakta tutar.
Sahada çalışırlar, sınır kapılarında beklerler, konsolosluk kapılarında itibar mücadelesi verirler. Yaptıkları iş doğası gereği uluslararasıdır. Buna rağmen “sen turist getir ama vize kuyruğunda bekle” denir.
Burada bir rol karmaşası var. Yetkiyle ayrıcalık, katkıyla hak birbirine karışmış durumda. Yeşil pasaport, kamuya katkının ve devlet adına hareket etmenin sembolüyse, turizm acentelerinin bu resimde yeri tartışmasızdır.
Eğer mesele yurtdışında imza atmaksa, avukatın; eğer mesele yurtdışında Türkiye’yi temsil etmekse, turizmcinin eli daha çok taşın altındadır.
Bu çelişki aynı zamanda ekonomik akla da aykırı. Turizm gelirini stratejik sektör ilan edip, o sektörün ana aktörlerini hareket kabiliyeti kısıtlı bırakmak; kurumsal hedeflerle operasyonel gerçekler arasındaki kopuştur.
Strateji var, icra yok. Vizyon sunumda kalmış, sahaya inmemiştir.
Geleneksel devlet aklı şunu söylerdi: Üretene yol ver, getirenin önünü aç.
Bugün ise tam tersi yapılıyor. Katkı sunan bekletiliyor, katkısı dolaylı olan hızlandırılıyor. Bu sürdürülebilir değil; ne turizm için, ne kamu vicdanı için.
Yeşil pasaport bir lütuf değil, bir enstrümandır. Doğru elde verildiğinde ülke kazanır. Turizmi gerçekten “bacasız sanayi” olarak ciddiye alıyorsak, bu sektörün profesyonellerini de vitrine değil, merkeze koymak gerekir.
Aksi halde ortada kalan şey bir rezillikten fazlası değildir: Akılla bağını koparmış bir uygulama ve sessizce kaybedilen bir rekabet avantajı.
Demokrasilerde tartışma büyüdükçe akıl yerini bulur, politika gerçek hayata yaklaşır.
Ancak siyasi korku,kaygı,bencilllik.bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla hareket eden, turizm sektörüne yön verenler oldukça,ne akıl yerini, ne de politika gerçek hayatla buluşur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
R.Şenol GENÇ
“Pasaport Yeşil, Akıl Kırmızı: Turizmcinin Kuyruğu, Sistemin Aynası”
Türkiye’de yeşil pasaport meselesi, artık bir idari tercih değil, yapısal bir çelişki olarak karşımızda duruyor. Hukuk tekniğiyle değil, sağduyuyla bakınca bile tablo tuhaf.
Türk barolarına kayıtlı olan Avukatların yurtdışında resmi bir yetkisi yok; buna rağmen yeşil pasaportları var,
(Her ülkenin kendi hukuk sistemi ve baro kabul kriterleri olduğundan, mezunların öncelikle hedefledikleri ülkede hukuk diplomasının denkliğini alması gerekebilir.)Peki bu ayrıcalığın nedeni neydi? Bu ayrıcalık diğer meslek guruplarının ( özellikle uluslararası alanda faaliyet gösteren ) haklı taleplerine emsal olmayacak mı? Buna karşılık “bacasız sanayi” diye övündüğümüz turizmi sahada ayakta tutan, fiilen yurtiçi ve yurtdışı arasında insan, para ve itibar taşıyan turizm seyahat acenteleri bu haktan neden mahrum bırakılıyor?
Sektör temsilcileri başta olmak üzere paydaşlar neden bu konuda sessiz?
Bu bir statü hatası değil, vizyon eksikliği.
Turizm acenteleri dosya taşımaz; ülke taşır. Charter uçuş organize eder, kongre turizmi getirir, Anadolu’ya döviz sokar, kriz zamanında bile Türkiye markasını ayakta tutar.
Sahada çalışırlar, sınır kapılarında beklerler, konsolosluk kapılarında itibar mücadelesi verirler. Yaptıkları iş doğası gereği uluslararasıdır. Buna rağmen “sen turist getir ama vize kuyruğunda bekle” denir.
Burada bir rol karmaşası var. Yetkiyle ayrıcalık, katkıyla hak birbirine karışmış durumda. Yeşil pasaport, kamuya katkının ve devlet adına hareket etmenin sembolüyse, turizm acentelerinin bu resimde yeri tartışmasızdır.
Eğer mesele yurtdışında imza atmaksa, avukatın; eğer mesele yurtdışında Türkiye’yi temsil etmekse, turizmcinin eli daha çok taşın altındadır.
Bu çelişki aynı zamanda ekonomik akla da aykırı. Turizm gelirini stratejik sektör ilan edip, o sektörün ana aktörlerini hareket kabiliyeti kısıtlı bırakmak; kurumsal hedeflerle operasyonel gerçekler arasındaki kopuştur.
Strateji var, icra yok. Vizyon sunumda kalmış, sahaya inmemiştir.
Geleneksel devlet aklı şunu söylerdi: Üretene yol ver, getirenin önünü aç.
Bugün ise tam tersi yapılıyor. Katkı sunan bekletiliyor, katkısı dolaylı olan hızlandırılıyor. Bu sürdürülebilir değil; ne turizm için, ne kamu vicdanı için.
Yeşil pasaport bir lütuf değil, bir enstrümandır. Doğru elde verildiğinde ülke kazanır. Turizmi gerçekten “bacasız sanayi” olarak ciddiye alıyorsak, bu sektörün profesyonellerini de vitrine değil, merkeze koymak gerekir.
Aksi halde ortada kalan şey bir rezillikten fazlası değildir: Akılla bağını koparmış bir uygulama ve sessizce kaybedilen bir rekabet avantajı.
Demokrasilerde tartışma büyüdükçe akıl yerini bulur, politika gerçek hayata yaklaşır.
Ancak siyasi korku,kaygı,bencilllik.bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla hareket eden, turizm sektörüne yön verenler oldukça,ne akıl yerini, ne de politika gerçek hayatla buluşur.