8 Mart çoğu zaman iyi dilekler ve sembolik mesajlarla anılsa da, aslında derin tarihsel bir anlam taşır. Kadınların yaşam hakkı Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde hala güvence altında değildir. Neredeyse her gün kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti haberlerinin gündeme gelmesi, bu günü bir kutlama olarak değil; eşitlik, güvenlik ve yaşam hakkı için verilen mücadelenin sembolü olarak karşımıza çıkarır.
İnsanlık tarihinin ilerlemesinde kadınların emeği ve üretimi belirleyici bir rol oynamıştır. Buna rağmen bu katkı çoğu zaman görünmez bırakılmış, kadınların emeği gündelik hayatın doğal bir parçası sayılıp değersizleştirilmiştir. Günümüzde de eğitimden çalışma hayatına, ekonomik kaynaklara erişimden karar alma mekanizmalarına kadar pek çok alanda kadınlar eşit koşullara sahip değildir. Üstelik ev içi bakım emeğinin büyük bölümü kadınlar tarafından karşılıksız biçimde üstlenilmektedir. Bu eşitsizlik yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmaz; aynı zamanda yoksulluğun kadınlar üzerinde yoğunlaşmasına da yol açar.
Toplumsal roller ve yerleşik normlar bu eşitsizliği sürekli yeniden üretir. Kadınların yaşam alanı çoğu zaman ev ve bakım sorumlulukları etrafında sınırlandırılırken, kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olma hakları da daraltılır. Bu sınırlandırma kimi zaman açık şiddet biçimlerinde, kimi zaman ise gündelik hayatın içine yerleşmiş görünmez baskılarla ortaya çıkar.
Kadına yönelik şiddet bu eşitsizliğin en ağır ve görünür sonuçlarından biridir. Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın, erkek şiddeti sonucu hayatını kaybetmektedir. Kadınların yaşamlarının, tercihlerinin ve varlıklarının kontrol edilmesi gerektiğine dair yerleşik düşünce kalıpları ve hukuki yaptırımların önleyici ve koruyucu etkisinin zayıf kalması bu şiddetin sürmesine zemin hazırlayan önemli faktörler arasında yer alıyor. Bu nedenle kadın cinayetleri derin bir toplumsal sorundur. Savaşlar, zorunlu göç ve çatışma ortamları; yerinden edilme, ekonomik yoksunluk, cinsel şiddet ve sosyal destek ağlarının kaybı gibi çok katmanlı riskleri doğurur. Bu koşulların ruhsal yansımaları çoğu zaman yeterince konuşulmaz. Sürekli tehdit altında yaşama hissi, güvensizlik ve kronik kaygı birçok kadının dünyasının karanlığa dönmesine sebep olur. Ruhsal iyilik halinin güven duygusu, özerklik ve değer görme ile yakından ilişkili olduğu düşünüldüğünde, eşitsizliklerin psikolojik sonuçları da kaçınılmazdır.
Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir anma ya da kutlama günü değildir. Kadınların korkmadan yaşayabildiği, yaşam hakkının tartışma konusu olmadığı ve emeğinin değersizleştirilmediği toplumsal bir düzen için verilen mücadelenin hatırlatıldığı gündür. 8 Mart; hatırlamanın, yüzleşmenin ve değişim için ses yükseltmenin günüdür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Klinik Psikolog Ece GÜLER
8 Mart
8 Mart çoğu zaman iyi dilekler ve sembolik mesajlarla anılsa da, aslında derin tarihsel bir anlam taşır. Kadınların yaşam hakkı Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde hala güvence altında değildir. Neredeyse her gün kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti haberlerinin gündeme gelmesi, bu günü bir kutlama olarak değil; eşitlik, güvenlik ve yaşam hakkı için verilen mücadelenin sembolü olarak karşımıza çıkarır.
İnsanlık tarihinin ilerlemesinde kadınların emeği ve üretimi belirleyici bir rol oynamıştır. Buna rağmen bu katkı çoğu zaman görünmez bırakılmış, kadınların emeği gündelik hayatın doğal bir parçası sayılıp değersizleştirilmiştir. Günümüzde de eğitimden çalışma hayatına, ekonomik kaynaklara erişimden karar alma mekanizmalarına kadar pek çok alanda kadınlar eşit koşullara sahip değildir. Üstelik ev içi bakım emeğinin büyük bölümü kadınlar tarafından karşılıksız biçimde üstlenilmektedir. Bu eşitsizlik yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmaz; aynı zamanda yoksulluğun kadınlar üzerinde yoğunlaşmasına da yol açar.
Toplumsal roller ve yerleşik normlar bu eşitsizliği sürekli yeniden üretir. Kadınların yaşam alanı çoğu zaman ev ve bakım sorumlulukları etrafında sınırlandırılırken, kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olma hakları da daraltılır. Bu sınırlandırma kimi zaman açık şiddet biçimlerinde, kimi zaman ise gündelik hayatın içine yerleşmiş görünmez baskılarla ortaya çıkar.
Kadına yönelik şiddet bu eşitsizliğin en ağır ve görünür sonuçlarından biridir. Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın, erkek şiddeti sonucu hayatını kaybetmektedir. Kadınların yaşamlarının, tercihlerinin ve varlıklarının kontrol edilmesi gerektiğine dair yerleşik düşünce kalıpları ve hukuki yaptırımların önleyici ve koruyucu etkisinin zayıf kalması bu şiddetin sürmesine zemin hazırlayan önemli faktörler arasında yer alıyor. Bu nedenle kadın cinayetleri derin bir toplumsal sorundur. Savaşlar, zorunlu göç ve çatışma ortamları; yerinden edilme, ekonomik yoksunluk, cinsel şiddet ve sosyal destek ağlarının kaybı gibi çok katmanlı riskleri doğurur. Bu koşulların ruhsal yansımaları çoğu zaman yeterince konuşulmaz. Sürekli tehdit altında yaşama hissi, güvensizlik ve kronik kaygı birçok kadının dünyasının karanlığa dönmesine sebep olur. Ruhsal iyilik halinin güven duygusu, özerklik ve değer görme ile yakından ilişkili olduğu düşünüldüğünde, eşitsizliklerin psikolojik sonuçları da kaçınılmazdır.
Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir anma ya da kutlama günü değildir. Kadınların korkmadan yaşayabildiği, yaşam hakkının tartışma konusu olmadığı ve emeğinin değersizleştirilmediği toplumsal bir düzen için verilen mücadelenin hatırlatıldığı gündür. 8 Mart; hatırlamanın, yüzleşmenin ve değişim için ses yükseltmenin günüdür.